Çok sevdiğim Paris’i anlatmaya bu güzel semtten başlamak istedim; çünkü burası bir şehrin o aristokrat ruhunu hemen hissedebileceğiniz ender yerlerden biri. Saint Germain des Pres’e ilk gelişim; 2011 yılında Erasmus esnasında yaptığım 7 günlük Paris seyahati sırasına denk geliyor.
Sanat açısından tam anlamıyla bir aydınlanma yaşadığım, zaman zaman şehrin lokali olan arkadaşım Gani’nin desteğiyle belki de hiç yolumun düşmeyeceği sokaklara vardığım o seyahat, muhtemelen aklımdan hiç çıkmayacak.
Bir yeri tüm semtleriyle, doya doya gezip sokaklarında kaybolmak, sabahtan geceye kadar yürüyerek dolaşmak, ‘yaşamak’ sözcüğünün ‘gerçekten’ ne demek olduğunu uçaktan iner inmez kavramak… Bu yüzden Paris, daima özleyip tekrar gitmek istediğim bir yer olarak aklımın bir köşesinde ‘hep’ olacak.
Bir seyahat yazarı olarak şunu söyleyebilirim ki Paris, Türklerin en çok görmek istediği yabancı şehirler listesindeki yerini her geçen gün daha da sağlamlaştırıyor. Hepimizin romantik klasiği olan bu güzel şehrin bu kadar ön planda kalmasını da yalnızca sembolü olan Eyfel Kulesi’ne bağlamak biraz haksızlık olur.
Bu şehir kendi halinde bile öyle güzel ki gezilecek hiçbir yeri olmasa da sadece gidene sunduğu ‘yaşama anlayışı’ sayesinde yine aynı noktada kalır. Ekim ayında canım sevgilimin doğum günü sürprizim olarak planladığı ikinci Paris gezimden döndüğümden beri, tüm turistik aktivitelerini bir kenara aldığımda, aklımı şehrin birbirinden güzel semtleri kurcalıyor ve tabii ki bir de yıllar boyu tablolara konu olan eşsiz kafeleri.
Bu yazıda size bahsedeceğim Cafe de Flore ve Les Deux Magots ile ilgili ilk düşüncelerim; iki mekanın da günümüzde fazlaca turistik konumlanmasına rağmen, gittiğinizde sizi düşünsel olarak zengin bir yolculuğa çıkarması. Çünkü, burası Paris’i kucakladığımız, eski zamanlara ışınlandığımız o güzel semt. Bunu deyim olarak kullanmıyorum; gerçekten de böyle.
Yüzyıllardır minicik, kutu gibi evlerde oturan entelektüellerle sanatçılar, çook eski yıllarda rahatça çalışabilmek için Saint Germain des Pres’in bu kafelerini seçermiş. Bir zamanlar çağlara önderlik eden büyük insanların, yaptıklarıyla bizi aydınlatan kişilerin evlerinden çıkıp düşünmek, çalışmak ve fikir uçuşturmak için buluştuğu bu kafeler, bu yüzden daima ‘en değerli’ kalacak. Yıllar önce kim bilebilirdi, sırf bu sebeple buluşulan yerlerin bir gün tarihe tanıklık etmiş olmanın gururuyla bugün bize kapılarını açacağını?
Neden bilmiyorum; bazı sokaklar ve caddeler şehrin çok daha fazla aynası. Belki yıllarca okuduğumuz o kitap satırlarının burada yazılmış olması, belki sınavlarda yorumunu yaptığımız o tabloların bu kafelerde hayal edilip çizilmiş olması, belki de aklımızı kurcalayan o sözün ilk kez bu caddenin bir yerlerinde düşünülmüş olması… Paris zaten muhteşem, ama Saint Germain’e bakınca insan bir başka büyüleniyor. Gelelim buranın en bilinen ve görülmesi gereken iki mekanına…
Şehrin ilk kafelerinden biri: Cafe de Flore
136 yıllık geçmişiyle Cafe de Flore, art-deco detaylarını koruyan iç mimarisi ve belki de ondan daha çok öne çıkan dış alanı ile Paris’te deneyimlenmesi gereken mekanlar listesinin zirvesindeki yerini koruyor. Alışık olduğumuzun aksine, buraya geldiğinizde soğuktan üşüyeceğinizi bilseniz bile dışarıda güzel bir masa bulmaya odaklanıyorsunuz.
İkonik masa ve sandalyeleri, Paris’in en çarpıcı deneyim karelerinden bizlere çok tanıdık. Masaya oturduğunuz dakikadan itibaren ise içinizi kaplayan entelektüel hava, kafeden ayrılana kadar sizinle kalmaya devam ediyor. Personellerin yaklaşımı, nerede olduğunuzu hiç unutmayacağınız şekilde ayrı bir memnuniyet sağlıyor. Tabii, bu çizgide bir yerin girişinde ‘bonjour’ diye selamlaşmak, bir de çantanızla birlikte tek masaya ve sandalyeye sığabilmek büyük önem taşıyor. 🙂
Adını çaprazında bulunan Flora heykelinden alan Cafe de Flore; 19. yüzyılın birçok önemli yazarının ve Pablo Picasso’nun müdavimi olduğu, savaş ertesi yıllarda ise entelektüellerin buluşma noktası olarak ünlenmiş. Bazı mekanların karakteri vardır derler ya hani, burası da öyle. Süper lezzetli çaylardan kahve çeşitlerine, alkollü ve alkolsüz seçenekleriyle son derece zengin olan içecek menüsünün yanı sıra yemek alternatiflerinin arasında ise benim favorim kahvaltı menüsü oldu.
Yoğun gezi planını takip edeceğiniz bir günde, sipariş edeceğiniz kruvasan, reçel çeşitleri, tost ekmeği, peynirli çırpılmış yumurta ve çayla mükellef bir deneyim yaşayabilirsiniz. Bu saydıklarımın tümünü söylerseniz, çayların iki kişilik olduğunu da hesap ettiğimizde, yaklaşık 40 Euro gibi bir rakam ödeyeceksiniz. Tabii ki bu fiyatın makul olduğunu söyleyemem; ancak bu tarz yerlerin çok sık karşımıza çıkmadığını ve St. Germain des Pres’te olduğumuzu da unutmayalım.
Düşünürlerin buluşma noktası: Les Deux Magots
Cafe de Flore’un biraz ilerisinde, en güçlü rakibi olarak konumlanan Les Deux Magots’un da benzer özelliklere sahip olduğunu söyleyebilirim. Görüntü ve dekorasyon açısından çok benziyorlar; yine de söz konusu Saint Germain olduğunda mekan taraftarları ikiye ayrılıyor. Les Deux Magots’un en az Cafe de Flore kadar leziz olan kahvaltısı öyle konuşuluyor ki hangisine gideceğinizi seçmekte zorlanıyorsunuz. Tüm bunlara rağmen, sabah saatlerinde Magots’da yer bulmak biraz daha kolay.
Simone de Beauvoir ve Jean-Paul Sartre gibi Varoluşçu düşünürlerin, Ernest Heminway, Albert Camus, James Joyce ve Bertolt Brecht gibi yazar ve entelektüellerin buluşma mekanı olarak ünlenen kafe; yan tarafında yer alan yeşil bahçesiyle misafirlerine farklı bir ortam sunuyor. Magots’un önündeki masalar kadar, yan bahçe de bir o kadar çekici. Aynı Cafe de Flore’da olduğu gibi, siyah beyaz takım elbisesi ile sizi karşılayan garsonlar sayesinde eski zamanların asaletini ve güzelliğini burada da yakalayabilirsiniz.
Yiyecek tavsiyelerim arasında; hamur işi, tereyağ, reçel, meyve suyu, çay ya da kahve ve taze meyvenin bulunduğu, adına bile bayıldığım JP Sartre Kahvaltısı ya da bunun daha az kalorilisi olarak yumurtalı seçeneğin olduğu, tereyağı, meyve, çay ya da kahvenin olduğu Hemingway Kahvaltısı listenin en üstünde. İkisi de 26 Euro.
Öne çıkan diğer alternatifler içinde, bir Fransız klasiği olan ve dayım Renan Bilek’in de favorisi Croque Madame, klasik Fransız tatlıları ve kış gezileri için mis kokulu sıcak çikolata var. Menü fiyatları Cafe de Flore ile çok benziyor. Şimdilerde turistikliği ile ön planda olsa da teras keyfini doyasıya yaşayabileceğiniz Les Deux Magots’da her an bir sanatçı ya da yazar ile karşılaşmanız mümkün. Bölgeye gelmek için 4 nolu metro hattını kullanarak, Saint Germain des Pres durağında inebilirsiniz.
Diğer Paris Yazıları:
PARİS GEZİ REHBERİ | PARİS GEZİLECEK YERLER
PARİS’TE NEREDE NE YENİR | EN İYİ RESTORANLAR VE KAFELER